Psikolog Kadir Özsöz: "Güneş Gibi Olmalıyız" - Röportaj

Psikolog Kadir Özsöz: "Güneş Gibi Olmalıyız" - Röportaj

Kliniğimiz psikologu Kadir Özsöz ile gerçekleştirilen bir röportajda önemli konular konuşuldu. İşte o röportaj...

-İnsanlar neden psikolojik ilaçlara ihtiyaç duyar?                  

Biz kadim bir medeniyete sahibiz ve psikiyatri bilimi bizim medeniyetimize ait değil. Bildiğimiz üzere; fizik olsun, mekanik olsun, sanatta ilerlemeler olsun, matematik ve tıp olsun, astronomi olsun bu gibi bütün bölümlerde öncülüğü her zaman bizim medeniyetimiz yapmıştır. Hatta çoğu Avrupalının da şahitlik etiği üzere bizim medeniyetimizden önce bilim teorik bilgilere dayanırdı, bizimle birlikte pratize edildi ve deneysel bir hale geldi. Fakat psikiyatri veya psikoloji disipline edilmemiş; aile içi iletişimler konuşulmuş, toplumsal ilerlemeler konuşulmuş, insanın toplum içerisindeki yeri ve konumu konuşulmuş, insan-toplum etkileşimi konuşulmuş, “ruhun gücü” kavramı ile bilinçaltı konuşulmuş ama psikiyatri disiplini sistematik bir görünüm kazanmamıştır. Böyle bir bilimin disipline edilmesine ihtiyaç duymamış kimse. Tabi bizden önce de konuşanlar oldu fakat Avrupa’da gelişen toplumsal olaylar, özelikle sanayi devrimiyle birlikte insanların kozmopolit kentlerde kitleleşmesi ve bu kitlelerden dolaysız olarak etkilenmesi neticesinde kaygılar, korkular arttı. Bu kaygı ve korkular bizde psikolojik sarsıntılara yol açtı. Böylelikle psikoloji ve psikiyatri bilimi gelişerek dünya çapında yayılmaya başladı. Hal böyle olunca da insanlar, acılardan kaçınmak istediler.  Tabi “anelji toplumu” dediğimiz bir kavram var; acılardan anında kurtulma isteği. İnsanlar acılarını, yaralarını, başka bir acıya ve çabaya ihtiyaç yol açmadan anında kapatmak istediler. Bu şiddetli arzuya cevap vermek adına da psikiyatrik ilaçlar dediğimiz farmakolojik bir alan oluştu ve ilaçlar üretilmeye başlandı. Anelji toplumunun bireyleri artık ilaçlara meylettiler.


-Psikolojik ilaçların sağlığa zararları var mıdır? Kullanılmalı mıdır yoksa biraz abartıyor muyuz?

Aslında sağlık açısından çok da faydalı değil, çünkü bunların etkisi dolaysız olarak beynimizedir. Beyinde de bazı salgılanımlarımız var, mutluluk hormonu dediğimiz serotinin olsun, kortizon hormonu olsun, melatonin olsun uyku hormonu olarak nitelendirdiğimiz, bunların salgılanımlarına direkt etki ettiği için büyük yan etkilere de sahiptir. Dolayısıyla bugün şeker atar gibi ya da su içer gibi, yemek yer gibi, bir öğün haline gelmesi psikolojik ilaçların, gerçekte acınası bir halde olduğumuzun göstergesidir. İyi değildir, sağlıklı da değildir, çok nadir durumlarda kullanılması uygundur. Sürekli kullanılması için büyük olaylara ihtiyaç duyarız. Bundan dolayı pervasızca kullanılması daha büyük sorunlara yol açabilir.


-Psikoterapiler insanlarda ruhen ne kadar etkili olabiliyor?

Şimdi terapi dediğimiz kavram tedavinin bir diğer adıdır. İnsan, bir fizyolojik bir de psikolojik gelişime sahiptir. Ruhsal gelişim açısından psikoterapiler geliştirildi. Psikoterapilerde amaç kişinin bilinçaltıyla bilincini bütünleştirmektir. Yani kişi bir iç benliğe sahiptir. İç benlik, bilinçaltının donanımlarından ibarettir. Tabi bilincin çeşitli halleri vardır. Bilinç, gerçekliğin farkında olma halidir. Psikoterapilerde amaç kişinin bilinçaltıyla yani diğer alt benlikleriyle, gerçek benliğini yani bilincini bütünleştirmektir. Bu kişinin iç görüşünü canlandırmak demektir. Dolayısıyla bazı insanlar başkalarına ihtiyaç duyarlar. Bu ihtiyaç gerçekleştiği anda zaten toplumsal iletişim bozukluğu varsa eğer psikologlar devreye giriyor ve psikologlar ve psikiyatrlarla birlikte bir iç görüş kazanmaya başlıyorlar. Psikoterapilerin bu anlamda etkisi önemlidir.


-Peki Hocam, dinlediğimiz müzikler psikolojimizi etkiler mi?

İnsan psikolojisi dediğimiz şey zaten dış çevreden etkilenerek gelişiyor. Dolaşan enformasyon ve gelişen olaylar sürekli bizim ruhsal halimize etki ediyor.  En etkili olan dış uyarıcılardan biri de müziktir. Müzik dediğimiz bir ritimdir ve doğada bir ritimden ibarettir. Bizim hal ve hareketlerimizin de bir ritmi vardır, beynimiz de bu ritmik hal ve hareketlere sahip. Ben her zaman söylerim: Beynimiz mantıklı değil koşullu çalışır. Koşullanmalar ise ritmik bir atmosferde meydana gelir. Tabi bu atmosferi uyaran en önemli olay müziktir. Müzik, insanın beyninde gezen salgılanımları tetikleyen, uyaran bir araçtır. Dinlediğimiz müzikler bizim ruhsal halimizi ve ruhsal kimliğimizi belirliyor. Türkiye’de Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından sonra yaşanan ekonomik krizler olsun, toplumsal çalkantılar olsun arabesk kültürünü doğurmuştur. Altmışlardan doksanlara kadar; Müslümler olsun, Azerler olsun, orhanlar olsun... bu gibi insanların öncülüğünü yaptığı arabesk kültürü, arabesk müziğin toplum içerisinde revaç bulmasına sebep olmuş ve arabesk kültüründen bir çok depresif bireyler ortaya çıkmıştır. Bu örnekte görüldüğü gibi dinlediğimiz müzikler ruh halimizi etkiliyor ve şuurlu halimize yansımasıyla derin bir iç benlik vuku buluyor. Fakat sürekli arabesk dinlemek, bireylerin kendi iç benliklerine ve hatta sosyal çevreye yabancılaşmaları neticesinde çeşitli ruhsal sıkıntılara neden oluyor. Başka bir örnek olarak ney dinletisi verilebilir. Kendi kültürümüzde yansıması bir hayli olan ney, farklı bilinç hallerini yaşanılır kılıyor. Benötesi dediğimiz psikoloji alanında bunlar konuşuluyor. Zaten Osmanlı’da da örneklerini gördüğümüz müzik terapisi bunun için önemlidir. 


-Hastalar daha çok hangi psikolojik sebeplerle sizlere geliyor? 

Yaşadığımız çağda, biz, gerçek mutluluğu yaşamaktan çok uzak pasif bireyler olarak topluma katılıyoruz. Çünkü mutluluk bizim için haz ile ilişkilendirildiği için haz peşinde koşuyoruz, tutkularımızı doyurmaya çalışıyoruz ama ruhsal hayatımızda bir boşluk meydana geliyor ve o boşluğu kapatamıyoruz. Kapitalizmin etkisi altında bireyler sürekli tüketmek, haliyle sahip olmak istiyorlar. Ömürler, sürekli havucun peşinde koşan tavşanlar gibi geçiyor. Ulaşılan hedefler beklentileri karşılayamıyor ve yeni hedefler ediniliyor. Tutarsız gayeler insanları sürekli bir şeyler peşinde koşan telaşlı varlıklar haline getirdi.  Dolayısıyla en çok bize gelen hastalarda kaygı bozuklukları oluyor. Kaygı bozuklukları çeşitli obsesif hallere, kompülsiyonlara sebep oluyor. Kaygı bozuklukları çeşitli bozukluklara yol açıyor; derinleştiği zaman paranoyalara sebep oluyor. Söz gelimi insanlar artık çeşitli kurguların esiri oluyorlar. Çünkü sinema ve tv kültüründeki kurgusallıklar kişinin kendi iç benliğine yansıyor ve kişi kendine yabancılaştığı için iç benlik de onunla oyun oynuyor, kurgular kuruyor ve kişi, bu kurguların doğru olduğunu zannediyor. Bunun sonucunda da paranoyak, şizoid, şizofren kişiler meydana çıkıyor. İnsan, içinde bulunduğu toplumsal yapının ürünüdür. 


-Ülke genelinde yapılan araştırmalara göre son beş yılda psikolojik destek alan kişilerin sayısı %330 gibi ciddi bir oranda arttı, bunu neye bağlıyorsunuz?

Bireyci toplum modeline bağlıyoruz, tüketim toplumuna bağlıyoruz, gösterim toplumuna bağlıyoruz, ağ toplumuna bağlıyoruz… Sosyologlar toplum modellerini bu gibi kavramlarla ifade ederler. Topluluklar artık toplum olma sıfatlarını yitirdiler yani toplumsal ilişkileri kaybettiler. Bireyler artık menfaatçi bir iştiyak ile yaşıyorlar, bu çok önemli. Sanal ilişkiler de çoğaldı. Takipçi sayılarımız artık bini on bini buluyor fakat biz sıkıntı çektiğimizde, ihtiyaç duyduğumuzda bir dostu bulamamamız vahim, trajik durumu ortaya koyuyor. Çeşitli kimlik adacıkları içerisinden kendimize kimlik beğeniyoruz. Bukalemun benlikler çoğaldı. Sanal ilişkiler aslında ilişkilerin eşyalaştırılması demektir. Çünkü sanal ilişkilerde hissetmek yoktur. İnsan, hissetmekle ilişkilerini kurmaya başlayan bir varlıktır, hayvanlarda da bu böyle. Hisle ilişki kurulur ve sanal mecralarda hissetmek yoktur. Sadece kişinin kendi isteklerinin karşılanması durumu vardır. Ve ilişkiler kurulmadığından dolayı psikolojik rahatsızlıklar meydana geliyor. Zihinsel olarak kendimizi geliştirmediğimizden dolayı psikolojik sıkıntılar artıyor; insanlar okumuyorlar, eğitimde bozukluklar mevcut, çocuklarımız kişisel hedefleri hazza endeksleyen eğitmenlerle bir aradalar. Çocuklarımız böyle eğitildiği zaman, kendilerini gerçekten mutlu eden, kendi hayal ve hedeflerini gerçekleştirmeye yönelik adımlar atamıyorlar. Dolayısıyla bu da topluma katılan bireylerin çeşitli sıkıntılar yaşamalarına neden oluyor. Geniş ölçüde yaşanan bu sorunlar, insanlarda derin boşluklar oluşturuyor. Dünya sürekli değişiyor ve insanlar kendilerine yabancılaşıyorlar. Psikoterapiyi amaçlayan bir birey kendisiyle yüzleşmek, yaşadığı o derin boşluktan kurtulmak istiyor demektir. İnsanların psikoterapilere ihtiyaç duymalarının sebepleri genel olarak bunlardır.


-Son olarak eklemek istediğiniz, tavsiyeleriniz nelerdir?

“Bizim üzerimize düşen nedir, sorumluluklarımız nelerdir, bizim bu noktada yapabileceğimiz şeyler nelerdir?” sorularını kendimize sormamız lazım. Bir kişi başkalarına faydalı olmak istiyorsa önce kendisine faydalı olmayı bilecek. Kişi kendi benliğiyle bütünlük kurabildiği zaman bir güneş gibi yansır; ay ondan faydalanır, gezegen ondan faydalanır, meteorlar ondan faydalanır ve insanlar onun etrafında gezegenler gibi dolanır. Yani kendini geliştiren kişi böyle bir etkiye sahip. Ama kendine yabancı olan bir kişi, her an tehdit oluşturacak bir meteor taşı gibidir. Bir yerlere çarpsa orayı mahvecek. Çünkü potansiyel olarak bilinçaltı o kadar dolmuştur ki bu doluluğu patlatmak ister. Galaksilerde güneşin işlevi neyse bizim de toplumdaki işlevimiz bu olmalı. Bunun yolu ise kendimizi tanımaktan geçer.

-Vakit ayırdığınız ve sorularımızı cevaplandırdığınız için teşekkür ederiz Hocam.

Rica ederim.

                                                                                                                         Röportaj: Mehmet yarar