Kaygı Bozukluğu ve Yaşam Mücadelemiz

Kaygı Bozukluğu ve Yaşam Mücadelemiz

Kaygılanmak mı? Kaygısız kalmak mı? Ya da kaygı bozukluğu mu? Sorularınızın cevabı burada...

Ruhun İhtirasları isimli kitabında Descartes, kaygıyı bir tür korku olarak değerlendirmiş ve onu kararsızlıkla ilişkilendirmiştir. Yaşam mücadelemizde kaygıyı en çok hissettiğimiz dönemler en kararsız olduğumuz dönemler değil midir gerçekten?


Kaygılanıyoruz ve kaygılanmakta haklıyız.


Kaygı, tıpkı korku, sevgi, nefret gibi insanda olması gerekli olan bir duygudur. 


Kaygılanmak, vücudumuzu stres ve tehlikelere karşı diri tutan bir savunma mekanizmasıdır. Vücudumuzun işleyişi bakımından bu tür savunma mekanizmalarını çokça görebilirsiniz. Mesela gece geç saatlerde, yalnız başınıza sokakta yürümekten korkmanız pekâlâ doğaldır. Eğer bu korku olmasa tehlikeleri sezmeniz ve bu tehlikelere karşı tedbir almanız mümkün değildir. Gördüğünüz gibi “korku” duygusu bir savunma mekanizması olarak çıkıyor karşımıza bu örnekte.


Bir örnek de kaygı için verelim. Yaşadığımız bu dönemde sıkça karşılaştığımız kötü olaylar bizleri çeşitli durumlarda kaygılandırıyor. Mesela çocuk istismarları, çocuklarımızın yalnız başlarına sokakta kalmalarına yönelik haklı bir kaygı oluşturuyor ailelerde. Eğer bu kaygı oluşmazsa, kaygısızlık kötü bir sonuca sebebiyet verecektir. Çocuklarının yalnız başlarına kalmalarını umursamayacak, böylelikle onları tehlikelerin kucağına atacaklardır.


Böyle doğal ve elzem bir duygu olmasına rağmen, neden kaygılanmaktan dolayı kaygı duyarız? 


Aslında çok basit bir durum bu. Çünkü hayatımızda olan her şeyi belli bir dengede tutmak zorundayız. Duygularımız kadar düşüncelerimiz, besinlerimiz ve değerlerimiz için de bu böyledir.


Örneğin su, yaşamımız için hayati öneme sahip bir içecektir. Bundan dolayı “su hayattır” deriz. Peki suyu fazla tükettiğimizde veya az tükettiğimizde sonuç ne olur? Hepimize malum elbette. İşte duygularımız da bu örnekteki su gibidir. Kaygı, korku, sevgi, nefret, umut, tutku, merak vb. Hangi duyguyu ele alırsanız alın bu durum değişmez.


Dolayısıyla hissettiğimiz kaygılardan dolayı gereksiz kaygı duymak, tuzlu su içip susamak gibidir. Böyle bir durumda yapmanız gereken içtiğiniz suyu değiştirmek ve susuzluğunuzu saf suyla gidermektir. O halde kaygının gerekli bir duygu olduğu bilinmeli ve kaygı endişesiyle yaşanmamalıdır.



Peki, kaygının dengesinin bozulduğunu nasıl tespit ederiz? Yazının başında yer verdiğim düşünür Descartes, kaygı dengesinin kararsızlıklar ile bozulduğunu söylemektedir. Gelin ondan dinleyelim tezinin açıklamasını:


Ruhu yapabileceği birçok fiil arasında terazide tutarmış gibi tutar ve ona hiçbir şey yaptırmaz. Bazen iyi bir şekilde kullanıldığı olur. Yalnız gerektiğinden fazla sürdüğünde pek kötüdür. Bunun bir korku olduğunu söylüyorum, zira bu hal bazı kimselerde o kadar kuvvetlidir ki, sadece kendileriyle kalmazlar, başkalarını etkiler ve alıkoyarlar. Bunun içindir ki karşımıza çıkan şeyler hakkında kötü hüküm versek bile hemen harekete geçmek gerekir. Bu korku böyle yenilebilir ve hükmettiğimiz şeyleri yaptığımız zaman, görevi yerine getirdiğimiz düşüncesine alışabiliriz.”


Kaygının kararsızlık ile anormalleştiğini iddia eden düşünür, bu tezinde elbette haklıdır. Çünkü karasızlık, beyin fonksiyonlarını bozarak hormonal çatışma meydana getirir. Bu hormonal çatışmalar, salgılanımlarda gerçekleşen değişikliklerdir. Böylelikle kişi ne yapacağını bilemez ve kaygıları arttıkça artar.


Kaygı dengesinin bozulmasının en önemli sebebi hırslarımızdır. Hırs, insanın dünya görüşünü ve zamanını daralttıkça daraltan ve telaşa sebep veren arzulardır. Ne yazık ki, bugün bazı kişisel gelişim uzmanları, ekonomik anlamda başarılı olabilmek için hırslı olmak gerektiğinin altını çizerler. Çünkü onlara göre bireyin “iyi” olması, salt ekonomik anlamda başarılar yakalamasına bağlıdır. Oysa dünya genelinde yapılan birçok çalışma, ekonomik iyi olmanın mutluluk için mutlak ölçüt olmadığını ortaya çıkarmıştır.


Hırs ufkumuzu daraltır çünkü hırsın belli bir hedefi vardır. Belli bir hedefe kitlenen beyin, at gözlüğü takar gözlerimize. Tabii ki hedeflerin belirlenmesi büyük önem arz eder, fakat bu hedeflerin yaşamımızda tek gaye haline gelmesi korkunç sonuçlar doğurabilir.


Hırs meşguliyetler içerisinde boğar insanı. Gün içerisinde birçok meşguliyeti olan bir birey, aceleci davranır. Acele etmek, vücudumuz ve beynimiz tarafında sevilmeyen bir eylemdir. İki ayağımızı bir pabuca sokan yaşam tarzı, kaygılandırdıkça kaygılandırır bizleri. Böylelikle kaygılar çekilmez hale gelerek anormalleşir.


Tabi kaygının bir de olmaması durumunda ortaya çıkan bir anormallik vardır ki, bu da ayrı bir tehlikedir. İnsanın yaşamı hissetmesi korku, sevgi, kaygı, heyecan vb. duygularının varlığına bağlıdır. Bu duyguların yokluğunda ise yaşamı hissetmemiz, dolayısıyla yaşamamız mümkün değildir.


Her hayatta kalmak yaşamak demek değildir ya…


Kaygısızlık rahatlık değil atıllıktır. Bu atıllık hali hem duygusal hem de zihinsel bir yılgınlığın sonucudur. Bazı insanlar mücadeleye girişmeden havlu atarak köşelerine çekilirler. Böyle bir durumda sanat, edebiyat ve dahi üretim anlamında hiçbir şey gerçekleşmez. Tıpkı Dostoyevski’nin tasavvurundaki ‘iradesiz insan’ gibi; ya da Albert Camus’un ‘Yabancısı’…


SON AN SENDROMU





Özellikle öğrencilik yıllarında ödevlerin son güne bırakılmasıyla içselleştirilen bu tür sendrom, son zamanlarda sıkça adından söz ettirir oldu. Böyle bir değer yargısıyla yetişen nesil, yeni bir işe girişmek için son ana kadar bekler ve son anda ise kaygılarıyla boğuşur. Çoğu zaman erteleme hastalığıdır buna sebep. Oysa beynimizin ertelemek gibi bir fonksiyonu yoktur. 


Son anda bir işi yapmak duygu yoğunluğuna sebep olur. Yoğunlaşan duygular ise kişinin huzursuz hissetmesine ve doğru düşünememesine sebep olur. Böylelikle duyguların dengesi bozularak, yeniden tehlike çanları çalmaya başlar.


Ne demişti Karacoğlan: Bin kaygı bir borç ödemez


Sözün özü de bu olsa gerek.


Psikolog Kadir Özsöz

instagram 

facebook



ilginizi çekebilir:




Bilge Değişim


3 Yorum

  • Deniz

    Son anda paçayı kurtaranlardanım 😀

  • Bilge Deniz

    Son an sendromu, eğitim sistemimizde gelişen neredeyse bütün öğrencilerimizin tanıdığı ve bildiği bir kavram. Ödevlerini yapmayı ve sınavlarına çalışmayı son ana kadar erteleyen bir neslin, işlerini sağlıklı yürütebilmesi ne kadar beklenir bilmiyorum ama tespitinizde haklısınız. Erteledikçe kaygılanıyoruz.

  • Derya

    Biz kurtaramadık hala, lise son :(

Yorum yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.